Ağu 2 2009

MAHALLE TERBİYESİ

ortu1

 

Türk edebiyatında eski İstanbul mahallelerinin en başarılı tasavvurlarından biri şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanındaki Elagöz Mehmed Efendi Mahallesi’ne aittir.

Tanpınar, baş karakteri Cemal’i çocukluğunun geçtiği ve 6 yıllık bir ayrılıktan sonra nihayet kavuştuğu İstanbul’a 1920 Eylül’ünde öylece salıverir. İnsan, değişimi değişmeyeceğine yemin edebileceği en ıssız kabuğundan hissediyor olmalı ilk. Cemal doğup büyüdüğü mahalleye, o mahallenin sakinlerine, o sakinlerin artık huzur-ü sükun içinde olmayan yaşantılarına, ama en çok da Elagöz Mehmed Efendi Camii’nin başına gelenlere baktığında bu değişimi görüyor.

Hep aynı kalacağı sanılan o en ıssız kabuk düşüveriyor ansızın.  

Sultan Aziz devri paşaları zamanında günbegün tamir edilen, yeni halılar, kilimler ve levhalarla bezenen Camii, Abdülhamit devrinde hak ettiği itibarı görememeye başlıyor. Armağan ve adaklar azalıp, savaş yıllarının şartları önceki yardımların yerini mahalle halkının mütevazi katkılarına ve evkafın cüzi yardımına bırakıyor.

Tanpınar, Cemal’in yaşadıklarını şöyle anlatacaktır:

 “Bundan otuz kırk sene evvel eğlence için bir yere gelmezlerdi. Hatta asıl birleştirici olan şey, bunlar değil, ibadetti. İman dediğimiz duyguyu içinde duysun veya duymasın, herkes evinden çıkarken onun kisvesine bürünürdü. İman sadece bizi Allah’a bağlayan bağ değil, müşterek kıyafet, yüz ifadesi, muaşeret şekli, hülasa cemiyet hayatında nezaket ve merasim dediğimiz şeylerin, yani karşılıklı münasebetlerin tek kaynağıydı.”

Geçtiğimiz haftalarda Ayşe Arman’ın “Ayşe Karşı Mahallede” başlığıyla yayınlanan dizisini, som bir kayıtsızlık hissiyatıyla okuyup bitirdiğimde kulağıma çalınan satırlar Sahnenin Dışındakiler’den yukarıda yaptığım birkaç cümledendi.

Hürriyet’in bu yeni ‘proje’sinin okurda uyandırmasını istediği yankının karşılığı değildi elbette bu kayıtsızlık.

Üstelik, bir gazeteci için en talihsizi yazdığı haberin onu okuyan herhangi birinde böylesi bir kayıtsızlık, bir boşluk hissi uyandırması olsa gerek. Gazeteciliği öğrenmekle geçirdiğim şu üç haftalık kısacık süre içinde bile bunun ne denli kötü bir deneyim olacağını tahmin edebiliyorum. Bu anlamda Ayşe Arman için büyük bir üzüntü duyuyorum. ‘Proje’nin selameti adına, ‘hakkında konuşulur/yazılır olmak’ tan başka hiçbir işlevi karşılamayacak olan bu yazıyı da, sadece benim gibi kayıtsız-okurlar için değil, herkes için yazıyorum.  

Ki zaten, böyle bir ‘haber’ –varsa- hiçbir mahalle için bir ‘değer’ taşımıyor elbette.

Estetik Dürtü/Estetize Edilmiş Tahakküm

Beden ve iktidar arasındaki ilişki son derece tahakkümperver ve tek taraflı müdahaleye açık bir ilişki türüdür. İktidar araçları, birey ile bedeni arasındaki ilişkiye politik kodlar nüfuz etmek suretiyle bedeni ve nihayetinde bireyi ele geçirir, onu dönüştürür ve sistemin bekası adına bireyi bedenine –yani kendine-  yabancılaştırır. Sistemin bekasına halel getireceğinin sinyallerini veren ‘isyankar’ bedenler ise yok edilmeye mahkumdurlar.

İnsanlık tarihinin, başta Hitler olmak üzere tüm faşizan yönetimlerde acıyla tatbik ettiği, böylesi bir zulümden başka bir şey değildi. Hitler devrinde, ‘saf ırk’ a ulaşma amacı doğrultusunda bir yandan bedenler yok edilir, sakat bırakılırken, öte yandan da ‘beden terbiyesi’ söylemiyle başta büyük spor müsabakaları ve Berlin Olimpiyatları gibi mecralar olmak üzere tüm halkın tek tipleştirildiği (sağlıklı-kaslı-iri-güçlü-Alman ırkı) bir beden fantezisi, özellikle kadınlar üzerinden (kadınların makyaj yapması katiyetle yasaktı) kutsanmıştı.

Türkiye’de de, erken Cumhuriyet’le dayatılan beden formunun politizasyon alanı ise illa ki kadın bedeni olacaktır. Başı açık kadın idealleştirilmiş, kamusal alanda ‘salınması’ (kadının kamusal alanda ekonomik özgürlüğünü kazanmış bir birey olarak yürümesindense, tüm açıklığıyla görülmesi/salınması şimdilik kafidir) desteklenmiş, birbiri ardına piyasaya çıkan kadın dergilerinde Batılı normlara göre ‘modern’, ‘çağdaş’ kadın imajı vurgulanmış, estetize edilmiştir.

Ne var ki, böylesi bir estetik dürtü estetize edilmiş bir tahakkümü de beraberinde getirecektir. Çok değil, daha geçen yılın 13 Ocak’ında Hürriyet’e verdiği bir röportajda Latife Tekin işte şöyle buyurur: “Türban beni irkiltiyor, göz sinirlerimi geriyor, ruhum kaldırmıyor, boğulma hissi geliyor. Emine Hanım’la Hayrünnisa Hanım’ın yan yana fotoğraflarını basıyorlar, bakamıyorum, gözlerimi kaçırıyorum, rahatsız oluyorum, bende ruhsal sıkışma yaratıyor.” Kendi inanç özgürlüğünü yaşamak isteyen birini gördüğümüzde, estetize olmuş bir politik refleksle karşılık veriyorsak, verebiliyorsak, işte orası artık devletin beden üstündeki iktidarını bizim de vatandaşlar olarak içselleştirdiğimiz alan olmuştur. Böyle bir karşılaşmada artık vicdan yahut saygı kalmamıştır. Başkasını algılamanın tahammül eşiklerinden geçmek zorunda kaldığı bir zihniyette ne yazık ki insan olmanın gerektirdiği eşitlik duygusu da barınamamaktadır. İşte bu yüzden Ayşe Hanım, başörtüsüyle geçtiği ‘mahalleler’ de kendini hiç ‘kadın gibi’ hissedememiştir. Zira ‘kadın olmak’ öncesinde biraz ‘insan olmayı’ gerektirir.

Mahalle, Ama Nerede?

Kadın bedeni ya da kadının başörtüsü üzerinden yürütülen tüm bu tartışmalar esasında tek bir meta-tartışmanın toplumsal izdüşümü. Daha net bir ifadeyle, sorun olarak addedilen başörtüsünün kendisi aslında bir sorun değil, toplumdaki laik-dindar arasındaki çatışmayı dile getiren/dile düşüren bir tür ifade biçimi.

Öyle ki, karşılaşmaların sıkça yaşandığı 1990’ların başıyla birlikte, tüm vatandaşların eşit hak taleplerini karşılaması öngörülen kamusal alanda tahterevallinin bir tarafı hep daha ağır bastı. Gündelik hayatın her alanında, iş yerlerinden kamu dairelerine, üniversitelerden sokaklara laik kesimin dayattığı hayat tarzına, bazılarının dediği gibi ‘gardırop modernleşmesi’ ne karşı çıkıp, haklarını aramak isteyen vatandaşlar gündemdeydi artık. Öğrenim hakları elinden alınan binlerce başörtülü kadın öğrenci, seslerini protestolarıyla duyurdular; hala daha bu haklı mücadelelerinde kararlılıkla ilerliyorlar. Ancak bununla birlikte, Türkiye’deki ana damar fikri ayrımların hemen hepsinde görüldüğü üzere tartışma ekseni başörtüsü konusunda da zaman zaman ağırlık merkezini kaybediyor. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ tanımının türlü devşirmelerle sunulduğu örnekler, bir yandan bu ağırlık merkezini itelerken, beri yandan da olmayan ayrımlara isimler kondurarak onları en azından fikri düzlemde var ediyor. Esasında tüm meselenin\ bu kadar mahallelere, mahalle kültürüne indirgenmesi pek de masum bir şey değil. Zikredildiği vakit, türlü haklardan, eşitliklerden, anayasal sorumluluklardan da bahsedilmeyi gerektirdiğinden ‘kamusal alan’ tanımı, şimdilik mahallelere hapsedilmiş gözüküyor. Yani “mahalleler farklı” deyince meselenin yasal boyutundan ister istemez uzaklaşıp yabancılaşıyoruz. Zira, mahalleler yıllar önce Tanpınar’ın belirttiğinin aksine ‘karşılıklı münasebetlerin yeri’ değil, artık farklılıkların, ayrılıkların ve haksızlıkların yerelleştirilip  doğallaştırıldığı mekanlar olarak görülmek isteniyor.

Ve belki de bu yüzden Ayşe Hanım üniversitelere giremiyor.          

 

 

 

 

 


Haz 22 2009

TEHLİKELİ SULARDA YÜZMEK : Kadın ve Siyaset, Kadınla Siyaset

Nora'nın Kızkardeşleri

 

 

Türkiye siyasi hayatının en bıçak sırtı başlıklarından ‘kadının siyasi temsili’ meselesi, ne zaman tartışmaya açılsa istisnasız her açıklama kendi meşruiyetini getirir, 1934’e dayandırır. ( Hatta Sayın Bahçeli’nin ‘Siyasette Sihirli Rakamlar Teorisi’nden yola çıkarsak; 3 kere 9 27 eder, bu rakama da baş ve sondaki rakamlarımızı bir araya getirip elde ettiğimiz iki basamaklı sayıyı huşu içinde eklersek tam tamına 41’e ulaşırız, bu da ‘Maşallah’ nidaları eşliğinde meclise giden kadın adaylarımızı temsil eder.)  Ancak yine de, geç-Osmanlı, erken dönem Cumhuriyet tarihimizin demokratikleşme öyküleri içerisinde, Kemalist laiklerinin gururla anlattığı bu ‘hızlı balık’ hikayemiz ‘kadın ve siyaset’i tartıştığımız menümüzün bir nev-i  hors d’œuvre’üdür yalnızca. Ana yemekler geldiğinde ise nefesimiz kesilir, boğazımız düğümlenir, bir şey yiyemez oluruz. Zira, davete geç katılıp yemeğe bizden sonra başlayan pek çok ülke dişlerinin arasına girmiş anti-demokratik, ayrımcı, eşitsizlik yanlısı siyaset artıklarını kürdanlarıyla temizlemişlerdir bile.

Cumhuriyet döneminde meclisteki 18 kadın milletvekili ile başlayan kadının siyasetteki seyr-ü seferi, bugün 50 kadın milletvekili ile 9.2% siyasi temsil oranını teşkil ediyor. Tüm geleneksel toplumsal cinsiyet kodları ve öğrenilmiş çaresizlikle birlikte, bugün varlığını şiddetle hissettiren finansal krizle de ekonomik yaşama katılımı oldukça düşen kadının, 25%’e inmiş durumda oran, yerel ve genel seçimlerde aday adaylarından siyasi parti tarafından talep edilen yüksek ücretler yüzünden aktif katılımını gerçekleştiremiyor olmasını da hesaba kattığımızda tablo gitgide vahim bir hal alıyor.

Kadının siyasetteki rolü ve temsil oranlarının arttırılması konusunda tüm bu sorunların tekrar konuşulmaya açıldığı bir seminer, geçtiğimiz Cuma günü, Norveç Büyükelçiliği ve Boğaziçi Üniversitesi ortaklığında  “Nora’nın Kız Kardeşleri: Kadın ve Politika” adıyla gerçekleştirildi. Norveçli oyun yazarı Henri Ibsen’in kadının evrensel sorunlarını ve özgürleşme mücadelesini anlattığı romanı Bir Bebek Evi’ndeki Nora karakterinin geleneksel baskılara ve yerleşmiş ideolojilere baş kaldırıp kocasını ve çocuklarını terk etmeye ve böylece ilk kez kendini yaşamaya, hayata katılmaya ve üretmeye karar verişi bu uluslararası paneller serisinin çıkış noktasında ilham kaynağı olmuş.

Seminerde, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yeşim Arat, 1980’lerden bu yana Türkiye’de  feminist haraket tarafından başlatılan bilinç yükseltme, kadın otonomisinin kamusal alanda varlığını göstermesi ve kadın siyasi katılımının arttırılması konusundaki çalışmaları sebebiyle KADER ve KAMER gibi çok değerli sivil toplum kuruluşlarının önemini vurguladı. Ancak sivil toplum kanalıyla deneyimlenen siyasi hayatın, klasik yollardan katılımın önüne geçemeyeceğinin de altını çizdi.

Bu noktada, varolan kronik temsil sorununun kota olmaksızın çözülemeyeceği fikrine geliyoruz.Ancak Başbakan Erdoğan’ın pratikte AKP içinde uygulanan kotanın yasallaşması yönündeki tavrı malumumuz. Söz konusu demokratik haklarını talep eden kişi ve/ya gruplarla karşılaştığında Başbakan ‘aşkınlık siyaseti’ni uygulamaya devam ediyor, hak talebinde bulunanların öngörüsündeki kavramsal eşiklerden hızla yukarısını gösterip, deyim yerindeyse, en’leri ve daha’ları şahsi kontenjanı ve iktidar imajının bekası için hazır bulunduruyor. Kadın Adayları Destekleme Derneği KADER’in başkanı Hülya Gülbahar, kota yoluyla kadınlara siyasi eşitlik sağlanmasında Ruanda örneğini gösterince, Başbakan “Ruanda ol.” buyurdular ve eklediler: “Benim Kadın Kollarım bu konuda KADER’den daha samimi.” (Erdoğan’ın söylemlerindeki bu ‘aşkınlık siyaseti’ nin izleri zamanla pek çok yerde karşımıza çıktı: Sivas Merkez Kongresi’nde Sivas’a Bakan isteyen gruba, “Ben Sivaslı’dan daha Sivaslıyım.” şeklinde, kirliliğinin önüne geçmek isteyen çevreci eylemcilere karşı olarak da “Ben çevrecinin daniskasıyım.” yolunda zaman zaman sertleşmek suretiyle kendini gösterdi bu damar.)

Hal böyleyken, meclisteki kadın ve eşitlik izleme komisyonlarının bir dahaki genel seçimlerde uygulanmak üzere, sivil toplumun da desteğini alarak, kotanın yasallaşması konusunda ciddi çalışmalara gitmesi gerekiyor.  Aksi takdirde bu, ülke nüfusunun yarısının hiçbir usülle temsil edilmediği, erkek odaklı bir mecliste , yazının başında betimlediğim yemek masasında demokrasi kırıntılarıyla idare etmeye devam edeceğiz anlamına gelmektedir.

 

 


Haz 21 2009

13 Numaralı Peron

 

Parmaklarım kütüphanemin raflarına çizgisel zaman anlayışıyla önce nazikçe ve sistemli bir şekilde yerleştirilmiş, sonra dikkatsizce konulmuş, ardından ivedilikle atılmış ve nihayetinde benden düzen konusunda bir hayır gelmeyeceğini öğrenince kendi kendilerini dizmeyi becermiş kitapların üzerinden hızla geçiyor. Onları gözlerim takip ediyor. Aradığım başlığı görünce duracak ve rahatlayacaklar. Kitapları bulmak için harcadığım bunca gayretten şikayet etsem de,  düzensiz, asi bir kütüphanenin okuru her zaman ayakta tutan işlevsel bir yanı olduğunu düşünüyorum. Hedef kitaba ulaşmadan önce kişisel tarihinize alıntılar yapan ya da yapacak olan bir sürü kitaba da göz kırpıyorsunuz. Bir anlamda kütüphanenin içine düşmek bu.  Benjamin’e kulak veriyoruz ve avunuyoruz: “I am unpacking my library. Yes, I am.”

Ben yine de acil-metanet-paket’ime ulaşmalıyım. Bir an önce. Fena halde ihtiyacım var.

7-8 yıl öncesi…Yağmurlu bir İstanbul gününde sığındığım bir kitabevinde karşımda öylece duruyordu. İsmi çağırıyor, cismi içeriye buyur ediyor. Oracıkta yere bağdaş kurup okumaya başladığımı hatırlıyorum.

Okudukça cesaret ve metanetin imkanları artıyor zihniyet dünyamda.

‘İnsan’ bir cins isim olmaktan çıkıyor benim için, umudu ve tüm ihtimalleriyle geleceğin güzelliğini niteleyen bir sıfat oluyor.

13 Numaralı Peron İsviçre’de çok talihsiz bir tren kazasıyla 19 yaşında bedeninin yarısını kaybeden Agos Gazetesi yazarı ve Birleşmiş Milletler elçisi Şafak Pavey’in ve onunla birlikte tüm süreci paylaşan annesi gazeteci Ayşe Önal tarafından yazılmış çaresizliğe karşı bir mücadelenin anlatısı. Bitmek bilmeyen ameliyatlara, Pavey’i hastane odasında terk eden eşe rağmen, umudun ve hayata tutunmanın nefesinin bir an bile kesilmediği bir yaşam. Hatta Şafak’ın direnci ve ameliyatlar sürecindeki alışılmadık yaşam isteği ve enerjisi, İsviçre’deki hastanede tez konusu oluyor. İyileşip İngiltere’de alıyor soluğu bu sefer Pavey. En prestijli okullardan LSE’de lisans ve yüksek lisansını onur dereceleriyle bitiriyor ve kazadan yıllar sonra ise İsviçre’ye geri dönüyor. Bu sefer Birleşmiş Milletler görevlisi olarak Kuzey Afrika’dan Irak’a ve şimdilerde İran’da, dünyanın acı ve gözyaşına bulanmış coğrafyalarında mültecilere yardım eli uzatıyor.  

Duyduğumuz öykülerden temalar çıkartmaya meraklı ve meyilliyiz aslında, ‘kişisel gelişim’ safsatalarına bu denli büyük pazar paylarının ayrılması, insanın ruh ve bedeninin ayrı olduğundan yola çıkarak, üzerine inşa edilen tüm ‘başarı teorilerinin’ ve yol haritalarının iş yapması büyük ölçüde bundan. Ben yıllardır Şafak’ın öyküsünü her hatırladığımda, artık ikrah gelen ‘ibret verici’ azim öykülerinden çok daha farklı, çok daha özel bir yere koyup düşünüyorum onu. İbret olması için fazla gerçek bir yaşam bu. Kimseyi, hatta kendini bile örnek almayan… Kimseye, hatta kendine bile sahip çıkmayan…

Canım her acıdığında, dünya içimden taştığında ve umudumun azaldığını hissettiğim zamanlarda Şafak kocaman mavi gözlerini yüzüme dikip, kulağıma “Sen altından kalkabilirsin.” diye fısıldıyor. An’a yayılan umutla geniş bir gülümseme kaplıyor dünyayı. O beni inandırıyor. Rahatlıyorum. Tıpkı şimdi elimde duran 13 Numaralı Peron’u bu karmakarışık kütüphanede en nihayetinde bulmuşluğumdaki dinginliğim gibi.

 

 

 


May 20 2009

FERMANİ ALTUN’LA BİR ÖĞLE VAKTİ

Ilık bir Mayıs günü, haftanın ortası… Günler öncesinden Fermani Altun Bey’le röportaj yapmak için sözleşmişiz. Başkanı olduğu Dünya Ehl-i Beyt Vakfı’na doğru yola çıktığımda aklımda tatmin olmayı bekleyen onlarca soru işareti var. Alibeyköy’ün yılankavi sokaklarında bir ara kayboluyorum. Saate bakıyorum, sözleştiğimiz saatten çok önce oralardayım (zaman mefhumundaki tüm takıntılarımı düşünüp tebessümle Tanpınar’ı anıyorum) ama yine de şu meşhur, görkemli Vakfı bulana kadar rahatlamayacağım.

Yoldan geçen bir adama soruyorum, o da zaten dakikalardır bu anı bekliyormuşçasına canlı bir navigatör edasıyla tarif ediyor almam gereken yolu ve ekliyor: “Fermani Abi’ye çok selamlar…” Fermani Bey çok seviliyor olmalı, diye geçiriyorum içimden.

 ‘Turkish Politics’ dersi için bir grup arkadaşımla (ve canla başla)  katliamların, yok saymaların ve zulmün tam da ortasında var olmaya çalışan Alevi kimliğini okuyoruz uzun bir süredir. Konumuz, ‘1970-1980 arası on yıllık süreçte sol angajmanda yer alan Alevi varlığı ve siyaseti’…

Gazeteler taranıyor, kitaplar okunuyor, notlar çıkarılıyor, belgeler, bilgiler bulunuyor, söyleşiler yapılıyor. Çalışma grubunun, Alevi kültür ve ritüelleri hakkında daha önceden edinilmiş bir deneyimi olmadığından, okumalar yüzyıl öncesine kadar gidiyor haliyle; dedelik kurumundan, köy yaşantısına, ortak ritüellerden, Aleviliğin ilk siyasallaştığı Tanzimat yıllarına, ilk siyasi oluşumlarına, kente göçle yaşanan cemaat içi çözülmelere, darbelerle birlikte yaşadıkları kırılmalara ve nihayetinde bugünlere kadar…

 

Erken Cumhuriyet’ten bu yana, Sünni perspektif üzerinde konumlandırılan din&devlet ekseninde,  Alevilerin Diyanet’le ilişkisi hangi dinamikler üzerinden yükseliyor? Alevi oylarını ‘çantada keklik’ olarak gören ve halihazırdaki sorunları çözümleyebilmek için yıllardır hiçbir politika üretmeyen CHP nasıl yorumlanıyor? Aleviler, siyasi arenada, uzun soluklu bir oluşumu niçin takip edemiyor? Ve gerçekte niçin AKP’nin Reha Çamuroğlu küratörlüğündeki ‘Alevi açılımı’ prim yapmıyor? Aslolan ile farz edilen arasındaki gerçeklik sorgum devam ediyor. Türk resmi tarihinin bize verdiği hayal gücü yetkisine dayanarak başımızdan geçen tüm olayları, yaptığımız her eylemi, önce ‘görünen’ ve sonra ‘asıl’ nedenlere bağlama alışkanlığımız, biz Türkiyeli gençler için Birinci Dünya Savaşı’nın gerçekleşme sebeplerini öğrendiğimiz o günlere denk geliyor sanırım.

Sorular böyle uzayıp giderken, henüz görmeden rivayetiyle bile merakımı celp eden Vakıf binasına varıyorum. Heybetine rağmen yine de ilk anda insanın içini ısıtan bir enerjisi var. Çok geçmeden Fermani Bey, bu erkenci misafirini nazikçe odasına buyur ediyor ve saatler sürecek sohbet başlıyor.

Fermani Altun, 1970’lerden bu yana hem Alevi hem de Sünni cemaatleri için, çalışmaları ve yapıtlarıyla kilometre taşı olmuş bir isim. Tüm bu seyr-ü seferi sırasında da, bugün Türkiye siyasi hayatında yokluklarından mürekkep iki önemli damarın altını çiziyor. Diyalog ve Empati.  Bir yandan, siyasi partilerde ve sivil toplumda Alevi hak ve özgürlüklerinin savunuculuğunu üstlenirken, beri yandan da evrensel bir hümanizm anlayışı öngörüsünde Alevi-Sünni suni ayrımcılığına karşı barışın ve kardeşliğin önemini vurguluyor.

Röportaj sona erince Fermani Bey’le vakfı geziyoruz. Kütüphanesi, toplantı salonları ve derslikleriyle vakıf aynı zamanda bir akademi olarak da görev yapıyor. Ve en etkileyicisi belki de şu, Dünya Ehl-i Beyt Vakfı’nda yan yana konuşlanmış cem evi ile mescit dünyada bir ilki temsil ediyor. Belki de bu Fermani Bey’in zihinsel dünyasını ve inanca bakışını anlatan en önemli gösterge, diye düşünüyorum. Fermani Bey büyük bir hızla ve heyecanla bana yeni projelerinden ve Vakıf için düşündüğü yeniliklerden bahsededursun ben o ‘yan yanalık’a takılmış kalmış durumdayım.

Yan yana olmak… Birini ötekine yeğ saymadan, öne çıkartmadan, kendi yaşam alanımız için tercihlerimizi yaparken birini dıştalamadan, han(g)i teraziler’de tartmadan, tahterevallilere oturtmadan fikirleri, inançları yan yana koyabilmek.

Yan yana durabilmek… Bence hepimize iyi gelecek.

 

 


May 16 2009

BAHARI KARŞILARKEN

ahirkapi  

Ahırkapı,2009                                                    

 “No matter how long the winter, spring is sure to follow…”                                                                                                                           

Aslında bu yazının kelimeleri, günler öncesinden, baharı hep birlikte başlattığımız o güzelim Hıdrellez akşamından beri, geldi usulca parmaklarımın üstüne kondu.

Geldiler ve dilekleri gül ağacına bağlayan bu parmaklardan birer birer dökülmeyi beklediler.

Yazılamadılar, zira parmaklarım gündelik yaşamın debdebesinde fazla mesaideydiler:  

Takvimleri karıştırmak ve işlerin işine karışmakla…

Saatleri kurup anları anlarla yarıştırmakla…

Ajanda sayfalarına notlar düşmekle…

Asansör butonlarına basıp sürekli-ivmeyle- biteviye yükseklere çıkmayı istemekle…

Nereye kadar çıkabileceğimizi hatırlayıp sonunda sükunetle göğe doğru yönelmekle…

İstanbul trafiğinden yorulup birbirleriyle oynamakla…

Uykusuzluklarda gözleri ovuşturmakla…

Bazen gözyaşlarını silmek…

Ve en güzeli, dokunmakla…  

Fazlasıyla meşguldüler.         

Baharın henüz bakir renkleri hep birlikte söylenen şarkılara karıştı, beden kendini kışından kopardı, akıllar ılışıp diller sürçtü. Çünkü bahar; ne eksik ne fazla, tam da böyle bir şeydi.

Hıdrellez, yani baharın bayramı…

Ahırkapı’daydım. O kadar kalabalığın, kuyruğun, ötede beride baharın ticaretini yapan güruhun içinde “ille de Romanlar’ı” aradı gözlerim. Klarnetlerinin peşine düşüp bir gece için de olsa onlar kadar pervasız, onlar kadar keyifli ve yine onlar kadar bahar olabilmeyi istiyordu İstanbullular.

Çünkü Ahmet Haşim’in dediği tastamam doğruydu: Çingene bizzat bahardı. “Ve onlar insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsiydi.”

Çünkü eğlencelerine ortak olabilmek, onu seyirlik kılmaktan daha mühimdi.

Çünkü ancak sadece onlarla -birlikte- dans edersek, bakışlarımızı o eğlenceyi kirletmekten alabilirdik.

Her Ahırkapı Şenliği’nde Romanlar’ın eğlencesinin eğreti bir katılım ve tek gecelik bir gıptayla izlenmesi, ya da onların o gayet kendilerine özgü yaşamlarının fon eylenerek, tıpkı bir emperyalin işgal ettiği toprakların halkının yerelliğini önce cicileştirip sonra yabancılaması gibi… Ahırkapı’da eğlenceyi işte böyle uzaktan uzağa, böyle kıyıdan kıyıya…

Bir yanıyla tam da yazının kendisi gibi aslında… Us’lanmayan aklımız yeryüzünün notlarını tutuyor günbegün… Buralarda bir yerlerde bu yapılıyor- kendi kıyımızdan bakıp başka kıyıların hikayeleri yazılıyor. Buralarda bir yerlerde…

Bahar, nihayetinde ışıklı başlangıçları müjdeler diye… Yazının güzeli baharla gelir diye, tuttuğumuz dilekler gerçeğe dönüşsün diye, ama en çok da güzelim insanlarım Seval Dakman ve Nurettin Özdoğan “Hadi artık başla!” dediler diye –ve onların cesaretlendirmeleriyle… Ben de baharın gelişi gibi, artık buralardayım…