MAHALLE TERBİYESİ

Türk edebiyatında eski İstanbul mahallelerinin en başarılı tasavvurlarından biri şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanındaki Elagöz Mehmed Efendi Mahallesi’ne aittir.
Tanpınar, baş karakteri Cemal’i çocukluğunun geçtiği ve 6 yıllık bir ayrılıktan sonra nihayet kavuştuğu İstanbul’a 1920 Eylül’ünde öylece salıverir. İnsan, değişimi değişmeyeceğine yemin edebileceği en ıssız kabuğundan hissediyor olmalı ilk. Cemal doğup büyüdüğü mahalleye, o mahallenin sakinlerine, o sakinlerin artık huzur-ü sükun içinde olmayan yaşantılarına, ama en çok da Elagöz Mehmed Efendi Camii’nin başına gelenlere baktığında bu değişimi görüyor.
Hep aynı kalacağı sanılan o en ıssız kabuk düşüveriyor ansızın.
Sultan Aziz devri paşaları zamanında günbegün tamir edilen, yeni halılar, kilimler ve levhalarla bezenen Camii, Abdülhamit devrinde hak ettiği itibarı görememeye başlıyor. Armağan ve adaklar azalıp, savaş yıllarının şartları önceki yardımların yerini mahalle halkının mütevazi katkılarına ve evkafın cüzi yardımına bırakıyor.
Tanpınar, Cemal’in yaşadıklarını şöyle anlatacaktır:
“Bundan otuz kırk sene evvel eğlence için bir yere gelmezlerdi. Hatta asıl birleştirici olan şey, bunlar değil, ibadetti. İman dediğimiz duyguyu içinde duysun veya duymasın, herkes evinden çıkarken onun kisvesine bürünürdü. İman sadece bizi Allah’a bağlayan bağ değil, müşterek kıyafet, yüz ifadesi, muaşeret şekli, hülasa cemiyet hayatında nezaket ve merasim dediğimiz şeylerin, yani karşılıklı münasebetlerin tek kaynağıydı.”
Geçtiğimiz haftalarda Ayşe Arman’ın “Ayşe Karşı Mahallede” başlığıyla yayınlanan dizisini, som bir kayıtsızlık hissiyatıyla okuyup bitirdiğimde kulağıma çalınan satırlar Sahnenin Dışındakiler’den yukarıda yaptığım birkaç cümledendi.
Hürriyet’in bu yeni ‘proje’sinin okurda uyandırmasını istediği yankının karşılığı değildi elbette bu kayıtsızlık.
Üstelik, bir gazeteci için en talihsizi yazdığı haberin onu okuyan herhangi birinde böylesi bir kayıtsızlık, bir boşluk hissi uyandırması olsa gerek. Gazeteciliği öğrenmekle geçirdiğim şu üç haftalık kısacık süre içinde bile bunun ne denli kötü bir deneyim olacağını tahmin edebiliyorum. Bu anlamda Ayşe Arman için büyük bir üzüntü duyuyorum. ‘Proje’nin selameti adına, ‘hakkında konuşulur/yazılır olmak’ tan başka hiçbir işlevi karşılamayacak olan bu yazıyı da, sadece benim gibi kayıtsız-okurlar için değil, herkes için yazıyorum.
Ki zaten, böyle bir ‘haber’ –varsa- hiçbir mahalle için bir ‘değer’ taşımıyor elbette.
Estetik Dürtü/Estetize Edilmiş Tahakküm
Beden ve iktidar arasındaki ilişki son derece tahakkümperver ve tek taraflı müdahaleye açık bir ilişki türüdür. İktidar araçları, birey ile bedeni arasındaki ilişkiye politik kodlar nüfuz etmek suretiyle bedeni ve nihayetinde bireyi ele geçirir, onu dönüştürür ve sistemin bekası adına bireyi bedenine –yani kendine- yabancılaştırır. Sistemin bekasına halel getireceğinin sinyallerini veren ‘isyankar’ bedenler ise yok edilmeye mahkumdurlar.
İnsanlık tarihinin, başta Hitler olmak üzere tüm faşizan yönetimlerde acıyla tatbik ettiği, böylesi bir zulümden başka bir şey değildi. Hitler devrinde, ‘saf ırk’ a ulaşma amacı doğrultusunda bir yandan bedenler yok edilir, sakat bırakılırken, öte yandan da ‘beden terbiyesi’ söylemiyle başta büyük spor müsabakaları ve Berlin Olimpiyatları gibi mecralar olmak üzere tüm halkın tek tipleştirildiği (sağlıklı-kaslı-iri-güçlü-Alman ırkı) bir beden fantezisi, özellikle kadınlar üzerinden (kadınların makyaj yapması katiyetle yasaktı) kutsanmıştı.
Türkiye’de de, erken Cumhuriyet’le dayatılan beden formunun politizasyon alanı ise illa ki kadın bedeni olacaktır. Başı açık kadın idealleştirilmiş, kamusal alanda ‘salınması’ (kadının kamusal alanda ekonomik özgürlüğünü kazanmış bir birey olarak yürümesindense, tüm açıklığıyla görülmesi/salınması şimdilik kafidir) desteklenmiş, birbiri ardına piyasaya çıkan kadın dergilerinde Batılı normlara göre ‘modern’, ‘çağdaş’ kadın imajı vurgulanmış, estetize edilmiştir.
Ne var ki, böylesi bir estetik dürtü estetize edilmiş bir tahakkümü de beraberinde getirecektir. Çok değil, daha geçen yılın 13 Ocak’ında Hürriyet’e verdiği bir röportajda Latife Tekin işte şöyle buyurur: “Türban beni irkiltiyor, göz sinirlerimi geriyor, ruhum kaldırmıyor, boğulma hissi geliyor. Emine Hanım’la Hayrünnisa Hanım’ın yan yana fotoğraflarını basıyorlar, bakamıyorum, gözlerimi kaçırıyorum, rahatsız oluyorum, bende ruhsal sıkışma yaratıyor.” Kendi inanç özgürlüğünü yaşamak isteyen birini gördüğümüzde, estetize olmuş bir politik refleksle karşılık veriyorsak, verebiliyorsak, işte orası artık devletin beden üstündeki iktidarını bizim de vatandaşlar olarak içselleştirdiğimiz alan olmuştur. Böyle bir karşılaşmada artık vicdan yahut saygı kalmamıştır. Başkasını algılamanın tahammül eşiklerinden geçmek zorunda kaldığı bir zihniyette ne yazık ki insan olmanın gerektirdiği eşitlik duygusu da barınamamaktadır. İşte bu yüzden Ayşe Hanım, başörtüsüyle geçtiği ‘mahalleler’ de kendini hiç ‘kadın gibi’ hissedememiştir. Zira ‘kadın olmak’ öncesinde biraz ‘insan olmayı’ gerektirir.
Mahalle, Ama Nerede?
Kadın bedeni ya da kadının başörtüsü üzerinden yürütülen tüm bu tartışmalar esasında tek bir meta-tartışmanın toplumsal izdüşümü. Daha net bir ifadeyle, sorun olarak addedilen başörtüsünün kendisi aslında bir sorun değil, toplumdaki laik-dindar arasındaki çatışmayı dile getiren/dile düşüren bir tür ifade biçimi.
Öyle ki, karşılaşmaların sıkça yaşandığı 1990’ların başıyla birlikte, tüm vatandaşların eşit hak taleplerini karşılaması öngörülen kamusal alanda tahterevallinin bir tarafı hep daha ağır bastı. Gündelik hayatın her alanında, iş yerlerinden kamu dairelerine, üniversitelerden sokaklara laik kesimin dayattığı hayat tarzına, bazılarının dediği gibi ‘gardırop modernleşmesi’ ne karşı çıkıp, haklarını aramak isteyen vatandaşlar gündemdeydi artık. Öğrenim hakları elinden alınan binlerce başörtülü kadın öğrenci, seslerini protestolarıyla duyurdular; hala daha bu haklı mücadelelerinde kararlılıkla ilerliyorlar. Ancak bununla birlikte, Türkiye’deki ana damar fikri ayrımların hemen hepsinde görüldüğü üzere tartışma ekseni başörtüsü konusunda da zaman zaman ağırlık merkezini kaybediyor. Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ tanımının türlü devşirmelerle sunulduğu örnekler, bir yandan bu ağırlık merkezini itelerken, beri yandan da olmayan ayrımlara isimler kondurarak onları en azından fikri düzlemde var ediyor. Esasında tüm meselenin\ bu kadar mahallelere, mahalle kültürüne indirgenmesi pek de masum bir şey değil. Zikredildiği vakit, türlü haklardan, eşitliklerden, anayasal sorumluluklardan da bahsedilmeyi gerektirdiğinden ‘kamusal alan’ tanımı, şimdilik mahallelere hapsedilmiş gözüküyor. Yani “mahalleler farklı” deyince meselenin yasal boyutundan ister istemez uzaklaşıp yabancılaşıyoruz. Zira, mahalleler yıllar önce Tanpınar’ın belirttiğinin aksine ‘karşılıklı münasebetlerin yeri’ değil, artık farklılıkların, ayrılıkların ve haksızlıkların yerelleştirilip doğallaştırıldığı mekanlar olarak görülmek isteniyor.
Ve belki de bu yüzden Ayşe Hanım üniversitelere giremiyor.



